Erich Fromm’da Kökenlerini Nevrotik Bir Çocukluktan Alıp Tomurcuklanan Sanat: Sevmek

Erich Fromm’un Yaşamı ve Çocukluğu

Erich Fromm, 23 Mart 1900’da dünyaya gelir. Babası dindar bir aileden gelmesine karşın şarap tüccarıdır ve mesleğinden ötürü aşağılık kompleksi olan kaygılı, çekirdek ailesine düşkün ve tüm ümidini Erich’in Talmud alimi olmasına bağlayan 30 yaşında bir adamdır. Erich doğduğunda 24 yaşında olan annesi ise yine çok dindar Yahudi bir aileden gelmekte olan, aile yaşamını domine eden, kararlı ve tek çocuğu için yaşayan hatta ona karşı narsisistik anne sevgisi besleyip onu idealleştiren bir kadındır. Erich bu ikilinin tek çocuğudur ve evhamlı bir şekilde, aşırı ihtimamla büyütülür. İki Dünya Savaşına tanık olur ve kitlesel insan davranışının mantık dışılığını anlayabilme umudu ile barış ve uluslararası anlayışa duyduğu tutkulu arzunun da neticesiyle savaşın nasıl mümkün olabildiği sorusuna cevap arar. Belki de hem bu aile dinamikleri hem de toplumsal olaylar adım adım sevme sanatına giden yolun taşlarını döşemektedirler.

Babasının Erich’e duyduğu sevgi dokunaklı bir duygusal yakınlık, evhamlı bir aşırı ihtimam ve çok çelişkili bir idealleştirmenin karışımıdır. Bu da Erich’in kendi sevme yetisini kısıtlamıştır ve ilerleyen yaşamında kendine çeşitli baba figürleri aramasına sebep olacaktır. İçindeki baba imgesinden kurtulmasını körükleyecek şey, ileride keşfetmesiyle çokça etkileneceği Freud’un düşünceleri olur. Annenin taparcasına sevgisinden kopması ise içindeki baba imgesinden kurtulmasından çok daha sancılı olacaktır. Anneye yönelik öz imgesini çözümlemesi için çeşitli ilişkiler yaşaması ve ikisi başarısız üç evlilik yapması gerekecektir.

Erich Fromm’un annesi Rosa Krause Fromm ve babası Naphtali Fromm

Sosyoloji kökenli olması, çokça etkilendiği Freud’un düşüncelerini bazı açılardan eleştirmesine sebep olmuştur. Sonrasında Freud’un düşüncelerini sosyal ve kültürel faktörlerle harmanlayarak daha eklektik bir yaklaşımla bu düşüncelere farklı perspektifler katması, kendi geliştireceği kuramın zeminini hazırlayacaktır. Ben burada daha çok Sevme Sanatı adlı kitabından yola çıkarak sevgiye dair düşüncelerine eğilmeyi planlıyorum.

Kişilik Tipleri

Fromm için sevgi, özgün bir kişiye veya nesneye karşı tavır değil, tüm dünyaya karşı bağlılığı belirleyen bir karakter yönelimidir. Sevgi yetiyle olur, nesneyle değil ve bir eylemdir, ruhsal (psyche) güçtür. Birine “seni seviyorum” diyebiliyorsam ona “sen de herkesi, tüm dünyayı ve aynı zamanda kendimi de seviyorum” diyebilmeliyim. Olgun sevgi kişinin kendi bütünlüğünü, bireyselliğini koruyarak diğer insanlarla gerçekleştirdiği birliktir; insanın içindeki, soyutlanma ve ayrı olma duygularını yenmesini sağlayan en etkin güçtür. Kişinin kendisi olmasını ve bütünlüğünü yitirmemesini sağlar. Sevgi, bir olan iki varlığın aynı zamanda iki ayrı varlık olarak da kalmasıdır. Sevmek edilgen bir duygu olmanın aksine bir eylemdir, bir şeyin içinde olmaktır. Sevmenin etken yapısı, almaktan ziyade vermeyi önceler. Vermek, verme edimi esnasında kendi gücümüzü, kudretimizi ve zenginliğimizi hissetmemizle karakterize olan taşıdığımız gücün en üst düzey anlatımıdır. Temelinde kendi canlılığımızın gücünün yatmasından ötürü almaktan çok daha coşku vericidir. En önemli verme edimi maddi şeylerden ziyade insanın kendinden, kendine özgü dünyasından, yaşamından verdiği; sevgisi, ilgisi, anlayışı, bilgisi ve üzüntülerinden oluşur. Yani içinde yaşayan şeylerin tüm dışa yansımalarını kapsar. Ancak yaratıcı, üretici, yönelimli bir kişilik gerçek anlamda verebilir.

Fromm’a göre kişilik tipleri temelde “yaratıcı olmayan yönelimli” ve “üretici / yaratıcı yönelimli” olarak ikiye ayrılır. Yaratıcı olmayan yönelimli kişilikler: “alıcı / hep banacı yöneliş”, “sömürücü yöneliş”, “biriktirici / istifçi yöneliş” ve “pazarlamacı / tüccar kılıklı yöneliş” olmak üzere dörde ayrılır. Alıcı / hep banacı yönelişe sahip bireyler sahip olabilecekleri her şeyin kaynağını dışarıda ararlar ve sevgi anlayışları sevilmek ile sınırlıdır. Yalnızlık onlara korkutucu gelir. Bu sebeple almak istedikleri destekten yoksun kalmamak için hayır diyemezler. Sömürücü yönelişe sahip bireyler de alıcı yönelişte olduğu gibi haz kaynağının dışarıda olduğuna ve kişinin birey olarak bir şey üretemeyeceğine inanırlar. Alıcı yönelişten farklı yanları ise istedikleri şeyi kurnazca ve hilekâr yollarla elde etmeye çalışmalarıdır ve genel tutum ve tavırları yaratıcılıktan uzak bir şekilde düşmanlık ve başkalarını kullanmayı içeren bir sömürü hâlini içerir. Kuşkucu, alaycı ve kıskançtırlar. Biriktirici / istifçi yönelişe sahip kişiler harcamaktan kaçınarak, tutumlu davrandıkları ve biriktirdikleri ölçüde mutlu olurlar ve kendilerini güvende hissederler. Alıcı ve sömürücü yönelişten farklı olarak onlar, dış dünyaya bağımlı olmaktan ziyade ellerinde olanı yığmak ve mümkün olduğunca harcamamak amacı güderler. Sevdikleri kişiye de sahip olmaya çalışırlar, onları kimseyle paylaşmak istemezler ve kıskançlık eğilimi gösterirler. Sevgi, yaratıcı bir etkinlikken bu kişilik yapısındaki bireylerin sevdikleri kişileri kendilerinin kılarak denetim altında tutmaya çalışmaları sebebiyle boğucu, kısıtlayıcı ve kısırlaştırıcı bir eylem hâlini alır. Pazarlamacı / tüccar kılıklı yönelişe sahip bireyler ise aktif ve duyguları olan bir birey olmak yerine istenilir hâle gelmek için uğraşırken kendine yabancılaşırlar. Tüccar kişilikli biri, karşılığında bir şey alarak vermeye hazırdır yoksa kandırıldığını düşünür. Çağdaş pazar ve ekonominin küresel anlamda önem kazanmasıyla alım-satım ve kullanım değerinin bireyler üzerindeki etkisi sonucu modern çağda insanlar, bir şekilde kendilerini pazarlayarak gösterme, bir ambalaj içinde sunma ve işverene kabul ettirme mecburiyetinde kalmışlardır. Bir çeşit kişilik pazarı hâline gelen çağımız, bahsi geçen yönelimdeki kişiliklerin artmasına sebep olmuştur. Üretici / yaratıcı yönelimli kişilik tipi ise en sağlıklı olanıdır, kendi potansiyelini gerçekleştirerek bir şeyler üretmeye çalışır. Bireysel özelliklerini kaybetmeden dünyayla iç içe ve bir olabilmek, sevgi ve çalışma ile yeni şeyler üretmek üretici yönelişe sahip kişilik tipinin temel özellikleridir. Bu kişilik yönelimine sahip birey kendisini denetleyen bir kişiye bağımlılık duymaktan öte kendi gücünün farkında olur ve aktiftir. Sevmenin dört temel unsuru olan “ilgi ve bakım, sorumluluk, saygı ve bilgi” bu üretici yönelimli kişilik tipinde görülür.

Sevmenin Dört Temel Unsuru

Fromm, sevmenin her türü için geçerli dört adet temel unsur (etken öz) belirlemiştir. Bunlar: ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgidir. Sevgi, sevdiğimiz şeyin büyümesi ve yaşaması için gösterdiğimiz etken (aktif) ilgidir ve bu etken ilginin bulunmadığı yerde sevginin olması mümkün değildir. Çünkü kişi, uğrunda emek harcadığı şeyleri sever ve sevdiği şeyler için emek harcar. İlgi unsuru sorumluluğu ortaya çıkarır. Sorumluluk iradi bir edimdir dışarıdan yüklenmiş bir görev değildir. Benim diğerlerinin belirgin veya gizli olan gereksinimlerine verdiğim yanıttır. “Sorumlu” olmak demek “yanıt” vermeye hazır olmak demektir ve seven insan yanıtlar. Sorumluluk ise saygı unsurunu içermediği taktirde kendine bağlamaya ve zorbalığa dönüşebilir. Korkmak veya çekinmekten ziyade “saygı”, Latincede “respicere”1İngilizce ve Fransızcada “respect” (saygı), etimolojik olarak Latince “re- specere”den gelmektedir. Respicere, bir şeye bakmak, bakış atmak, dönüp bakmak gibi anlamlara gelir. Böylece saygı kelimesinin Latince kökeni “bir şeye bakma” durumunu da içinde barındırır. kelimesinin de karşıladığı gibi “bir şeye bakma” yani bir insanı olduğu gibi görebilme ve onu özgün bireyselliği içerisinde fark edebilme demektir. Saygı; sevdiğimiz kişinin olduğu gibi büyüyüp gelişmesine duyulan ilgidir ve sömürünün yokluğunun kanıtıdır. Saygı duymayı ancak kendisi bağımsızlaşmayı başarmış bir birey gerçekleştirebilir ve saygı özgürlüğün çocuğudur, zorbalığın değil. Bir insanı tanımadan, bilmeden onu saymak veya ona ilgi göstermek ise imkânsızdır çünkü ilgi ve saygının yolunu aydınlatacak olan şey, bilginin ta kendisidir. Bu bilgiyi edinebilmemin ön koşulu ise kendime gösterdiğim ilgiyi, diğer insanları oldukları gibi görmeye çevirmektir. Sevginin görüntüsü olan bilgi dışta kalmaz, öze işler. Sevgi, etkin bir biçimde bir başka insanın içine girmektir ve öğrenme isteğimizin bir olmayla yatıştırılmasını sağlar. Bu iç içe geçip kaynaşma hâlinde ben seni bilirim, kendimi bilirim, herkesi bilirim ve hiçbir şeyi bilmem. İnsanların yaşayanlar hakkında bilgi edinebilecekleri tek yol, bir olma deneyimidir; bu bilgiye düşünerek ulaşamayız. Sevme sırasında yani kendimi verme edimiyle bir başka insanın içine girdiğimde orada kendimi bulurum ve kendimi, ikimizi, insanı keşfederim.

Koşulsuz Sevgi Nesnesi: Anne

Sevme yetisinin gelişmesi, sevgi nesnesinin gelişmesiyle yakından ilişkilidir. İlk sevgi nesnesi olan anne; içinden çıkılan yuva, doğa, sıcaklık, sevgi, yiyecek ve doygunluk sağlayan keyif hâli, mutluluk ve barıştır. Bu dönemde dış gerçeklik, bedenin içyapısında uyandıracağı doygunluk ya da vereceği rahatsızlığa ilişkin olarak anlam kazanmaktadır. Gerçek, içeridedir ve dıştakiler benim gereksinimlerimle olan ilişkileri oranında gerçeklik kazanırlar. Bu dönemde onların gerçekliği, kendi öz nitelik ve gereksinimlerine ilişkin değildir. Çocuk büyüdükçe memenin başından ayrılır, şeyleri olduğu gibi kavramaya başlar, onlara isim vermeyi, insanlara yaklaşmayı öğrenir. 

Anne tarafından sevilme işlemi edilgen ve koşulsuzdur. Sevilmek için yapabileceğim hiçbir şey yoktur ve onu hak etmek için bir uğraş gerekmez. Elimden gelen tek şey onun çocuğu olarak var olmaktır. Bebeğin anne sevgisini algılama şekli; “Seviliyorum çünkü annemin çocuğuyum.”, “Çaresizim, güzel ve dayanılmazım.”, “Annemin bana gereksinimi var.”, “Ben böyle olduğum için, ben olduğum için seviliyorum.” olarak özetlenebilir. Anne sevgisinin olumsuz tarafı da buradadır; hak edilmeyi gerektirmemesinin yanı sıra onun elde edilemez, üretilemez, denetlenemez oluşundadır. O yüzden burada sevginin her an bitivereceği korkusu da vardır.

Anne sevgisinin temel amacı çocuğu yaşamda güvenli, bağımsız ve kendinden ayrı bir birey kılmaktır. Koşulsuz sevgi ise tüm insanların ortak özlemidir. Dinsel biçimlerde ve nevrozlarda da ortaya çıkabildiği gibi büyüklerde bu özlemin en başarılı gelişimi sağlıklı bir cinsel sevgi olarak kalmasıdır.

8,5 – 10 yaşa kadar mesele o olduğu için sevilmektir. Sonra kişinin kendi çabasıyla sevgi üretme unsuru devreye girer; sevme düşüncesi sevilmekten sevmeye, sevgi yaratmaya dönüşerek kapsamını genişletir. Çocuk anne babasına şiir, resim vermeyi düşünür. Sonunda çocuk egosantrizmi aşar, diğer insanlar artık salt gereksinimlerini karşılayan bir araç değildir ve onların gereksinimleri de en az onunkiler kadar önemlidir. Vermek almaktan, sevmek sevilmekten daha çok doyurucu, haz verici ve önemli hâle gelmiştir. Sevmek, narsisizmin ve benmerkezciliğin yarattığı hapishanenin yalnızlık ve soyutlanma hücrelerinden kurtulmaktır. Çocuk yeni bir birleşme, bölüşme, bir olma duygusunu tadar. Küçük ve çaresiz olarak sevgiyi edilgen bir biçimde elde etmenin getirdiği bağımlılığın yerine, severek sevgiyi kendinde ve kendinden üretme konusunda güç kazanır. Olgunlaşmış sevgide “seviyorum çünkü seviliyorum” artık “seviliyorum çünkü seviyorum”a, “seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var” artık “sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum”a dönüşmüştür.

Koşullu Sevgi Nesnesi: Baba

Sonraki süreçte sahneye dâhil olan “Baba” insan varlığının diğer kutbunun, düşünceler dünyasının, insan yapısı olan şeylerin, kural ve emirlerin, disiplin, gezme ve maceranın temsilcisidir; çocuğun yaşamda yol gösterici öğretmenidir. Baba sevgisi ürküten bir sevgi değil aksine bağışlayan, sabırlı bir sevgi olmalıdır.

Baba sevgisi koşullu sevgidir, doğasında temel erdem olarak itaat yatar. Kurallar ve yasalar koyar, beklentilerle yönlendirilir. Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla paralel giden ataerkil toplumun evrimi sürecinde baba sevgisi önem kazanır çünkü baba kendine en çok benzeyen, en çok itaat eden, kendisinden sonra yerine gelecek en iyi mirasçısı ve ardılı olacak oğlunu sever. Bu sevgiyi “Seni seviyorum çünkü umutlarımı gerçekleştiriyorsun, görevini yapıyorsun, beni seviyorsun.” olarak tasvir edebiliriz.

Baba sevgisinin temel işlevi çocuğa içine doğduğu toplumun sorunlarıyla başa çıkabilmesinin yollarını göstermek ve ona artan bir yeterlilik duygusu aşılayarak çocuğun kendisinin kendi yetkesini geliştirmesini sağlamaktır. Tüm bu sürecin sonunda baba sevgisi, çocuğun baba etkisinden çıkmasına izin vererek kendi kendisinin otoritesi olmasını amaçlar. Çocuğun kendi doğru ve yanlışlarını kendisi belirleyebilen, kendi kararlarını kendi verebilen, özerk, bağımsız ve kendi kendine yetebilen bir birey hâline gelmesini sağlar.

Olumsuz yanı ise bu sevginin kazanılan bir sevgi olması ve beklentiler gerçekleştirilmezse yitebilmesidir. Ama anne sevgisinin aksine onu kazanmak için bir şeyler yapılabilmesi ve tümden denetim dışı olmaması –yani onun için çabalayabilir olmamız– baba sevgisinin olumlu yanıdır.

Sonuç

Sonuçta yetişkin kişi, dıştaki anne ve babadan kurtulup onları içinde yeniden oluşturarak kendi sevebilme yetisine göre bir annelik güdüsü; akıl ve yargı yetisine göre de bir babalık güdüsü geliştirir. Kendi kendisinin anne-babası olma durumuna gelen yetişkin kişi, bu iki güdüyle birlikte sever. Ruhsal sağlığın ve olgunluğun temelinde de ana yönelimli bağlılıktan baba yönetimli bağlılığa doğru gelişim sürecinin sonundaki sentez yatmaktadır. İnsanın bu süreçte takılı kaldığı bir aşama, karakter gelişimini doğrudan etkilediği gibi tanrıyı algılayış biçimi üzerinde de etkili olur. Konuya insan toplulukları üzerinden bakacak olursak da bu toplulukların takılı kaldığı aşamalar, oluşturmuş oldukları toplumsal yapılar üzerinde anaerkil toplum yapısı veya ataerkil toplum yapısı şeklinde etkili olmaktadır.

Fromm, sevilen nesneye bağlı olarak sevgi biçimleri arasında bazı farklılıklar belirlemiştir. Bunlar: insanlık özümüz dolayısıyla bizi bir ve aynı kılan en temel sevgi “Kardeşlik Sevgisi”; çocuğun gereksinmelerini koşulsuz karşılayıp karşılığında sevilen insanın mutluluğundan başka bir şey istenmeyen ve ona yaşama sevgisi de aşılayan “Anne Sevgisi”; bir başka insanla tümüyle aynı potada eriyerek tüm canlılığı sevdiğimiz ve kardeşlik sevgisindeki şefkatin bedensel sevgi olarak da görüldüğü “Cinsel Sevgi”; kişinin kendisinin de bir insan olması ve kendi duygu ve davranışlarının nesnesi olmasından ötürü kendisine karşı beslediği, sevebilme ve sevgiyi üretebilme yetisiyle bağlı ve başkalarına duyulan sevgiyle koparılamayacak bir kaynaşma içerisinde olan “Kendini Sevme”; ayrı olmanın üstesinden gelme ve birliğe, bütünlüğe ulaşma gereksiniminden doğup ona tapan insanın karakter yapısına göre de ana yönelimli veya baba yönelimli gibi şekillenen “Tanrı Sevgisi”dir.

Kaynakça

  • Fromm Erich. Sevme Sanatı. Çev. Işıtan Gündüz. İstanbul: Say Yayınları, 2023.
  • Geçtan, Engin. “Erich Fromm ve insancı psikoloji”. Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, (1990): 120-129.
  • Türker, Rıdvan. N. (2018). “Erich Fromm’da karakter tipleri ve din”. Balıkesir İlahiyat Dergisi 4, no. 2 (2018): 81-104.

© 2026 Çağ Akarken 

Dipnotlar

  • 1
    İngilizce ve Fransızcada “respect” (saygı), etimolojik olarak Latince “re- specere”den gelmektedir. Respicere, bir şeye bakmak, bakış atmak, dönüp bakmak gibi anlamlara gelir. Böylece saygı kelimesinin Latince kökeni “bir şeye bakma” durumunu da içinde barındırır.

Lisansını Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamlamıştır. Şu an Marmara Üniversitesi Kişilerarası İletişim Bölümü’nde yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Şiir ve öykü yazmaktan, müzikle ilgilenmekten, sergileri gezmekten, bol bol film izlemekten ve kitap okumaktan hoşlanır.

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Beğenilenler
En Yeniler Eskiler
Inline Feedbacks
View all comments

Okuma Önerileri